Altına duyulan lanetli açlık… Milyarderlerin Roma versiyonu, günümüz milyarderlerinden daha mı zengindi? Yoksa, zenginlik her çağın kendi krallığını mı kurdu?
Antik Roma’da Paraya Duyulan Hayranlık ve Kayıtsızlık
Antik Roma’da parayla ilgili kaygılar, modern dünyanın aksine yok denecek kadar azdı. Roma’nın meşhur şairi Virgil, “Altına duyulan lanetli açlık” diye yazarken, bu sözler dönemin çoğunluğunda, bugünün politikacıları veya ahlakçıları kadar yankı bulmuş değildi. Oysa Roma’da zengin kişiler, bugünkü Amerikan tarzı zenginlere benzer biçimde, toplum tarafından takdir edilir, özenilirdi. Paraya karşı bir önyargı veya ahlâki sınırdan çok, dengeli bir övgü ve özenti vardı.
Aslında Mitterrand’ın 1971’deki “Paranın yozlaştırdığı, öldürdüğü, mahvettiği…” tiradı gibi çıkışlar bile Roma’da hiç de yeni bir şey değildi; Virgil’in destanlarındaki para eleştirisi de retorikten öteye gitmezdi. O dönemin soyluları ve zenginleri, başta Augustus olmak üzere, bu tür nutuklara kulaklarını tıkayabilirdi. Roma’da felsefe konuşmak, ama asıl mesele olan parayla gündelik ilişkisini değiştirmemek adettendi.
Zenginliğin Yapısı ve Roma’da Sınıfsal Çerçeve
Roma’da zengin olmak, başarı ve kudretin simgesiydi. Halkın büyük kesimi için servet, kınanacak bir şey olmaktan ziyade, taklit edilmesi gereken bir idealdi. Zenginler, imparatorluğun en güzel semtlerinde geniş evler, deniz kıyısında lüks villalar, Akdeniz’in bereketli topraklarında kocaman tarlalar, seçkin köleler, hatta özel şaklabanlardan yemek ustasına kadar bir dizi yardımcıya kadar her şeye sahip olmayı hayal ediyordu. Listeyi daha da uzatmak mümkün:
- Şehirde konforlu bir malikâne,
- Kıyı kasabalarında tatil evi,
- Afrika’da topraklar,
- Çok sayıda ve kaliteli köle,
- Özel sohbetler için dalkavuklar ve soytarılar,
- Yat, yüzme havuzu, at ahırı, hamam, deneyimli aşçı…
Ama bu hayal, dar bir azınlığın tekelindeydi. Geniş halk yığınları ise ya zar zor geçiniyor ya da sefaletle boğuşuyordu. Bunun kabul görmesinin ardında, servetin ilahi bir lütuf olduğu, tanrıların seçtiği kişilere gittiği inancı yatıyordu. Yani sosyal düzende bir adaletsizlik görülmüyor, tersine “düzenin tabiatı” sayılıyordu.
Roma toplumu, adına her ne kadar “cumhuriyet” dense de, kastlara dayalı keskin bir ayrım içeriyordu. Senato dâhil üst düzey mevkiler, soylu-patrik ailelerin elindeydi. Tribünler ve seçimlerde oy sırası, servetin miktarına göre belirleniyordu. Bu nedenle, en yüksek mevkiler hep aynı birkaç köklü ailenin denetimindeydi. Buradan bakınca, bugünkü İtalyan aile şirketleri çok da geçmişten kopuk değil!
Roma’da Fakirlikten Zenginliğe Açılan Kapı ve Sistemin İstisnaları
Yine de Roma toplumu tamamen kapalı değildi. Vatandaşlık yavaş yavaş imparatorluğun tümüne yayıldı; taze kan yönetici sınıflara akabiliyordu. Tabii ki parası olan için! Servet, yükselişin en büyük motoruydu ve sosyal yapının durağanlığı siyasi krizlerin etkisini azaltıyordu. Roma’nın tarihine damga vuran savaşlar bolcaydı:
- Dış savaşlar,
- Köle ayaklanmaları,
- İç çatışmalar (halkçı-liberal populares, aristokrat optimates çekişmesi),
- Toprak reformu (Gracchus Kardeşler’in trajik macerası…)
Özellikle Gracchus Kardeşler, toprak reformu ve sosyal adalet arayışında adeta öncü gibiydi, fakat toplumsal destek bulamayınca reformları hayata geçiremediler. Roma bu devrimi sindiremedi – bin yılda bir anca bir-iki devrimci çıkabiliyor herhalde!
Roma Zenginliğinin Kaynağı ve İmparatorluk Barışı
Roma zenginliğinin kaynağı ise açıktı: Fetih, savaş ve sömürü! Egemenliğini kurduğu topraklarda yağmalanan altın, çalınan tahıl, dayatılan vergi ve köle emeği, Roma’ya durmaksızın bir servet akışını sağladı. Yüksek mevkiler ise bu yağmanın getirisiyle daha da servetini katlıyordu. İlk ünlü üçlü ittifakın kahramanları Sezar, Pompeius ve Crassus’un şahsında olduğu gibi, zaferlerle ya da tefecilikle milyarderleşen elitler Roma’nın zirvesindeydi.
Ordunun sadakati ise bol keseden yapılan “donatif” yani akçeli bağışlarla satın alınıyor, imparatorlar böylece iktidarı elinde tutabiliyordu. Halk ise yavaş yavaş “ekmek ve gösteri” talep eden bir konfora alıştı. Toprağın gerçek sahipleri olan asker köylüler, yerini kölelerle taşeronlaşan tembel bir şehir nüfusuna bırakıyordu. İmparatorluk, sosyal barışı satın almak için kendi çözülüşünün zeminini hazırlıyordu. Görünüşte parlak, temelde çürük bir lüks düzeniydi kısacası.
Sonuç: Roma’nın milyarderleri, bugünün zenginlerinden geri kalır mıydı? Pek sanmıyoruz! Mal, mülk Roma’da daima yukarıya çıktı; ama altında yatan hikâyeler kuşaklar geçse de, neredeyse aynı… Elinizdekiyle yetinmek mi? Yoksa Roma usulü “her zaman daha fazlası” derdine mi düşmek? Cevabı, Roma’dan bugüne taşan tartışmada arayın!



