Sudan, Mekke Anlaşması’nın siyasi taahhütlerden pratik bir rol paylaşımına dönüşme yeteneğinin ölçülebileceği ilk alan olabilir: Suudi Arabistan finansman sağlarken, Türkiye ve Pakistan silah ve uzmanlık sağlıyor; Sudan’daki durum ise sonuçları sahada test ediyor.
7 Ağustos 2016’da Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan “Ortak Savunma için Mekke Anlaşması”nı imzaladı ve Sudan’da, anlaşmanın yeni bir siyasi çerçeve olma rolünü aşabileceğine dair ilk işaretler ortaya çıktı. Le Monde’a göre, Sudan, Suudi finansmanı ile Türk ve Pakistan silahlarının Sudan ordusunun yararına birleştirilmesi formülüyle üçlü askeri yakınlaşmanın somutlaştığı ilk alan oldu.
Mekke Anlaşması, üç ülkeden birine yapılan silahlı saldırının üçüne de yapılmış sayılmasını, ayrıca askeri işbirliğini, savunma sanayilerini, eğitimi ve stratejik koordinasyonu genişletmeyi öngörüyor. İmzacı ülkeler, anlaşmanın savunma amaçlı olduğunu ve belirli bir ülkeyi hedef almadığını teyit ettiler, ancak Sudan, bu ortaklığın üç ülkenin toprakları dışında ilk potansiyel pratik testini temsil ediyor.
Le Monde, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan işbirliğinin Sudan’daki belirtilerinin anlaşmanın imzalanmasından bir yıldan fazla bir süre önce başladığını ve Riyad’ın Sudan Silahlı Kuvvetleri için Türk insansız hava araçları ve Pakistan silahlarının satın alınmasını finanse ettiğini bildiriyor. Ayrıca, savaş uçakları, zırhlı araçlar ve insansız hava araçlarını kapsayan 1,5 milyar dolarlık devasa bir Pakistan sözleşmesinden de bahsediyor.
Çad hava saldırıları, bu değişimin hassasiyetini vurguladı. 22 Ağustos 2026’da Çad Genelkurmay Başkanlığı, Sudan ordusuna veya müttefik güçlere ait olduğuna inanılan uçak ve insansız hava araçlarının, 20 ve 21 Ağustos tarihlerinde, sınırdan 100 kilometreden fazla uzaklıktaki Ennedi Doğu içinde yaklaşık 200 araçlık bir konvoyu bombaladığını belirtti. Sudan ordusu, konvoyun Hızlı Destek Kuvvetleri için takviye birlikleri taşıdığını iddia etti.
Bu arada, Washington, Çad içindeki saldırıları kınadı ve bu, Sudan’a silah akışına kısıtlamalar getirme yönündeki daha geniş bir çabayla aynı zamana denk geldi. Güvenlik Konseyi’nde, Amerika Birleşik Devletleri, 2005’ten beri Darfur’a uygulanan silah ambargosunun, insansız hava araçları da dahil olmak üzere tüm ülkeyi kapsayacak şekilde genişletilmesini önerdi ve dış askeri ve mali desteğin savaşı uzattığı ve komşu ülkeleri de içine çekme tehdidi oluşturduğu konusunda uyardı.
Türkiye’nin dolaylı askeri varlığı daha belirgin görünüyor. Bayraktar TB2 ve Akıncı insansız hava araçları ordunun cephaneliğine girdi ve Washington Post’un Mart 2025’teki bir araştırması, Baykar ile Sudan tarafı arasında insansız hava araçları, ekipman ve teknik destek içeren en az 120 milyon dolarlık işlemleri ortaya çıkardı.
Le Monde daha da ileri giderek, Türkiye’yi savaşın başlamasından bu yana silahlı kuvvetlerin ana askeri destekçisi olarak tanımlıyor. Türk eğitmenlerin Sudan güçleriyle çalıştığını, Ankara’nın ise Burhan ile olan ilişkisini madencilik ve altyapıdaki gelecekteki varlığını güçlendirmek için kullandığını belirtiyor.
Öte yandan, Pakistan ekipmanları yavaş yavaş sahada görünmeye başlıyor. Gazete, Pakistan zırhlı araçlarının Ağustos ayından beri Hartum çevresinde görüldüğünü ve silah anlaşmasının resmi olarak açıklanmamış olmasına rağmen somut bir etki yaratmaya başladığını bildiriyor.
Bu değişim, Amerika Birleşik Devletleri’nin Darfur’a yönelik silah ambargosunu tüm Sudan’ı kapsayacak şekilde genişletme girişimleriyle giderek daha önemli hale geliyor. Massad Boulos, Güvenlik Konseyi’ne dışarıdan gelen mali ve askeri desteğin savaşı körüklediğini ve komşu ülkeleri de içine çekme tehdidi oluşturduğunu söyledi. Bu, Sudan’daki savaşın sadece ordu ve Hızlı Destek Kuvvetleri arasındaki iç çatışmadan daha fazlası haline geldiği anlamına geliyor; yeni bir bölgesel ağın para, savunma sanayileri ve siyasi nüfuzu sahada güce dönüştürme yeteneğini test ettiği bir arenaya dönüştü.
Bu, “Mekke Anlaşması”nın yalnızca Sudan için oluşturulduğu anlamına gelmez. Anlaşmanın kendisi, Orta Doğu’daki güvenlik değişimlerinin daha geniş bir bağlamında ortaya çıkmıştır. Üç ülke de bunun belirli bir devlete yönelik olmadığını ısrarla belirtiyor, ancak Le Monde bunun İran, İsrail ve yeni bölgesel ittifaklarla ilgili hususları da yansıttığına inanıyor.



