CEİD

Bu proje Avrupa Birliği tarafından finanse edilmektedir.

TÜRKİYE'DE KATILIMCI DEMOKRASİNİN GÜÇLENDİRİLMESİ:
TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİNİN İZLENMESİ PROJESİ

Van Gölü’nün altında 3 bin yıllık bir kale 1997’den beri uyuyor: dalgıçların bulduğu surlar hâlâ ayakta

Van Gölü’nün kıyısından bakıldığında suyun altında saklanan dünyayı tahmin etmek kolay değil. Yüzeyde rüzgârın sürüklediği dalgalar, uzakta yükselen dağlar ve mavinin tonları görülüyor. Oysa birkaç metre aşağıda manzara bütünüyle değişiyor. Dalgıçların ışıkları karanlığı yararken taş sıraları beliriyor; düzgün hatlar, köşeler ve insan eliyle örülmüş izlenimi veren duvar parçaları sessizce uzanıyor.

Hikâyenin merkezinde, 1997’de dalgıçların bulduğu ve yaklaşık 3 bin yıllık olduğu anlatılan bir kale var. Suyun altında hâlâ ayakta duran surlar, gölün geçmişine açılmış ağır bir kapı gibi uzanıyor. Her dalışta aynı kale farklı görünebiliyor. Bir gün berrak olan su, başka bir gün dipteki tortuyla bulanıyor; birkaç metre ilerideki ayrıntı bir anda kayboluyor.

Dalgaların altındaki ilk karşılaşma

Dalış başladığında kıyının sesleri kısa sürede geride kalıyor. Nefes alışverişinin düzenli uğultusu, ekipmanın küçük tıkırtıları ve suyun basıncı dışında pek bir şey duyulmuyor. Aşağı doğru inildikçe güneş ışığı zayıflıyor. Tam bu sırada göl tabanındaki doğal kayalarla örülmüş duvarları birbirinden ayıran çizgiler ortaya çıkıyor.

Taşların bazıları yan yana, bazıları üst üste duruyor. Aralarında boşluklar, çökmüş bölümler ve zamanla üzeri kaplanmış yüzeyler var. Yine de görüntü rastgele dağılmış bir kaya kümesini andırmıyor. Sur boyunca devam eden düzen, bakışın ister istemez kalenin nereye uzandığını takip etmesine neden oluyor.

Su, yapıyı saklarken koruyor da

Gölün altında kalmak bir yapı için yalnızca kaybolmak anlamına gelmiyor. Karadaki rüzgâr, ani sıcaklık değişimleri, yoğun insan hareketi ve yeni yapılaşma burada yok. Su kendi aşındırıcı etkisini taşısa da dış dünyayla teması azaltıyor. Taşların uzun süre yerinde kalabilmesinde bu kapalı ortamın payı olduğu düşünülüyor.

Yapıya dokunmadan, taşları yerinden oynatmadan yapılan kayıtlar bu yüzden değerli. Kamera görüntüleri, ölçümler ve farklı açılardan çekilen kareler bir araya geldiğinde duvarın genel biçimi daha anlaşılır hâle geliyor. Su altındaki en küçük müdahale bile yüzyıllardır süren dengeyi bozabileceği için merak kadar dikkat de gerekiyor.

Bir kaleden fazlasını düşündüren izler

Yaklaşık 3 bin yıllık kalenin hangi bölümünün görüntülendiği, duvarların kıyıdaki yerleşimle nasıl birleştiği ve su seviyesindeki değişimlerin surları ne zaman gölün içinde bıraktığı merak uyandırıyor. Ayakta kalan taş hatlar kaleyi açıkça düşündürse de her bölümün eski işlevini yalnızca görüntülerden okumak kolay değil.

Üstelik su altında her ayrıntı doğrudan okunamıyor. Bir taş sırasının devamı tortunun altında kalabiliyor, doğal kaya oluşumu insan yapımı bir bölüme benzeyebiliyor. Bu belirsizlik merakı azaltmıyor. Tersine, göl tabanındaki her yeni görüntü yapının sınırları ve çevresi hakkında başka bir soru doğuruyor.

Van Gölü’nün sessiz arşivi

Göl kıyısında yaşayanlar için Van Gölü gündelik hayatın bir parçası. Hava değiştiğinde rengi değişen, sert rüzgârda kabaran, sakin günlerde ufka kadar düzleşen büyük bir su kütlesi. Fakat dalış görüntüleri, bu tanıdık manzaranın altında başka bir coğrafya bulunduğunu hatırlatıyor.

Bu alanın çekiciliği biraz da ulaşılmazlığından kaynaklanıyor. Karadaki bir kalenin çevresinde yürümek, duvarına yaklaşmak ve genişliğini gözle ölçmek mümkün. Buradaysa ziyaret, dalış bilgisi, uygun hava ve dikkatli hazırlık gerektiriyor. Çoğu insan yapıyı yalnızca kayıtlardan görebiliyor. Gizem duygusunu canlı tutan da tam olarak bu mesafe.

Van Gölü’nün altında uzanan duvarlar, bölgenin geçmişinin yalnızca toprakta aranamayacağını gösteriyor. Dalgalar yüzeyde birbirini kovalarken aşağıdaki taşlar sessizliğini koruyor. Bir sonraki dalışta hangi köşenin, hangi çizginin ya da tortu altında kalmış hangi bölümün görüneceği bilinmiyor. Göl, hikâyesinin tamamını bir defada açmıyor.

Yorum yapın